Ben arada bir insanların kalabalık olduğu mekanlara gider ve davranış gözlemleri yaparım. Otogar, havaalanı, metro istasyonları, garlar, kapalı spor salonları, stadyumlar, miting meydanları, kalabalık alışveriş ortamları, pazarlar, düğünler, cenaze ve taziye ortamları, hastaneler gibi mekanlar bu bakımdan benim için apayrı bir önem taşır.

En iyi beden dili analizleri, sesli ve sözlü iletişim anlamlandırmaları, ikili ilişkilerdeki farklılıklar, zengin (!) diyalog biçimleri bu kalabalık ortamlarda yapılagelir. Tecrübelerimin ciddi bir bölümünü “kalabalıklardan öğrendiklerim” oluşturmuştur diyebilirim. Bütün bu mekanlarda gözlem kabiliyetinize göre ciddi doğal anketler yapabilir ve İNSANLAR konusunda farklı kanaatler edinebilirsiniz.

Geçtiğimiz hafta yine böyle bir amaçla bir AVM’ye gittim. Gezerken orta yaşlı bir hanımefendi ile elinden tuttuğu sevecen, tatlı bir çocuk dikkatimi çekti. Dikkatim çeken asıl detay ise farklıydı; kadın elindeki mor bir balonun ipini sıkı sıkıya tutmuş, çocuk ise o balonu almaya çalışıyordu. Israrla uzanıyor, istiyor ama balonu alamıyordu. Çünkü kadın balonu adeta korumaya almıştı. Hani şu içi gazlı, uçan balonlardan… Allah Allah! Balon çocuğun balonu ise niye kadının elindeydi? Kadın, çocuğunun balonuna neden el koymuştu böyle?

Bütün nezaketim, saygım ve cesaretimle yanlarına yaklaştım. “Saygıdeğer hanımefendi,” dedim. “Yanlış anlamayacaksanız ve haddimi aşmış olmayacaksam müsaadenizle bir şey sorabilir miyim?” diye de ekledim. Orta yaşlı, iyi giyimli, bakımlı kadın önce beni bir süzdü kısaca. Sanırım herhangi bir tehlike görmedi ve “Buyurun…” dedi.” Çocuğun da garip bakışları arasında sorumu sordum: “Bu mor balon sizin mi, çocuğun mu?” Cevap beklemeden devam ettim: “Bu sevimli ve güzel çocuk sizin torununuz sanırım.” Epey şaşırmış görünen kadın “Evet, benim torunum Alara.” diye cevap verdi. Benim balona bakmaya devam ettiğimi görünce de “Balon da Alara’nın zaten!” diye ekledi. Ben asıl can alıcı son vuruşu yaptım o zaman: “Balon Alara’nın ise sizin elinizde ne işi var; bırakın kendisi taşısın. Bakın ne kadar da istiyor ve sürekli olarak sizi çekiştirip duruyor!”

Sonra ben kendimi tanıttım. Ne iş yaptığımı söyledim. Kadın Alara’nın balonu sıkı tutamadığını, elinden kaçırıp uçurduğunu veya bir yere vurup patlattığını anlatmaya çalıştı. Ben de “canını acıtmamak” kaydıyla balonla ilgili tasarrufun çocukta olmasını gerektiğini, çocuklarımıza böylesine müdahalelerin doğru olmadığını ifade ettim. Biraz sohbet ettik yürürken. Ayrılırken hanımefendi bana “Haklısınız, uyarınız için teşekkür ediyorum. Dikkat etmeye çalışırım.” dedi. Ben de nezaketi ve hoş görüşü için çok teşekkür ettim.

Bu aslında hepimizin çeşitli versiyonlarını yaşadığımız bir örnek. Çocuklarımızın her şeyine karışmayı, onların adına karar vermeyi, onların adına korumacılık yapmayı bazen öylesine abartıyoruz ki yavrularımızı ödüllendirdiğimizi zannederken cezalandırmış oluyoruz çoğu zaman. Çocuklarımızın, torunlarımızın her adımı bizim gibi, “büyük insanmış gibi” atmalarını; yemeklerini böyle yemelerini, hayatlarına büyüklük katmalarını istiyor ve bekliyoruz. Neredeyse onların yerine nefes almak, lokmaları çiğneyip ağızlarına koymak istiyoruz.

Çocuklarımızın çocuk kalmalarına, çocukluklarını yaşamalarına, çocuksu sevinçleri tadıp çoğaltmalarına, kendi becerileri ile düşüp kalkmalarına izin vermiyoruz. Hem çocuklarımızı tanrılaştırıp neredeyse onlara tapıyoruz. Hem de kendimiz her şeyin en iyisini biz biliriz, her şeyin en mükemmelini sadece biz yaparız diktatoryası ile kendimizi çocuklarımıza tanrılaştırıyoruz.

Bir mor balonu bile taşımalarına izin vermiyoruz. Durmadan olumsuz kalıplarla bilinçaltlarını çöplüğe çeviriyoruz. Şöyle bakma, şunu yeme, şunu deme, şunu giyme, bununla konuşma, böyle yapma, çakmağı çakma, ateşi yakma, dur bi’ sakın akma… Şuraya gitme, buradan dönme, şöyle otur, böyle kalk… Sen yapamazsın, sen beceremezsin, dikkatli tut diyorum sana kırarsın, koyduğun yeri unutma sonra ararsın… Balonu bana ver sen tutamazsın, lokmayı ben çiğneyeyim sen böyle yutamazsın… Offf yaaa offff…

Peki bu çocuklar büyüyüp evlenince; çoluk çocuk sahibi olunca yakalarını bırakıyor muyuz? Hayır, hayırrr! Yine karışıyoruz. Hem de ne karışmak!

Şunu sev bunu sevme, şununla gez bununla gezme, şununla evlen bununla evlenme… Çocuğuna şu ismi koyacaksın. Çocuğunu böyle büyüteceksin. Bizim zamanımızda böyle miydi? Biz büyüklerimizin yanında gıkımızı çıkaramazdık… Gelinlerine karışanlar, damatlarına karışanlar… Çocuklarına, torunlarına karışanlar… Evlendirdikleri çocuklarının evlerini, hayatlarını yönetmeye devam etmek isteyenler…

Bir düşmediniz bu çocukların yayakasından… Bir nefes aldırmadınız gelinlerinize, oğullarınıza, kızlarınıza ve damatlarınıza… Bir vazgeçmediniz çocuklarınızın ve torunlarınızın çocukluklarına karışmaktan…

Çocukları ile çocuklaşamayanların “büyüklük sendromu” bu, bana göre. Çocukları için çocuklaşmayı başaramayanların “mor balon tutma krizi” adeta. Öğrenmeyi öğrenememiş ebeveynlerin bir çeşit “tanrılık ve egemenlik” savaşı sanki. Sanki o çocuk o mor balonu taşısa kıyamet kopacak. Sanki o çocuk o mor balonu taşırken ipini sıkı tutamadığı için elinden kaçırsa ve uçursa Rusya Ukrayna’ya açtığı savaştan vazgeçecek. Sanki sen o mor balonu çocuğun elinden alıp ipini sıkı sıkıya tuttuğun için yeryüzünün bütün çocukları korunacak ve mutlu olacak…

Gördünüz mü bir mor balonun bana neler ettiğini!

Yazık değil mi bize? Yazık etmiyor musunuz bu çocuklara?

Siz iyisi mi konu ile ilgili video içeriğimizi kanalımızdan mutlaka izleyin ve…

Bırakın, mor balonları çocuklar taşısın!

Bırakın, bütün çocuklar çocuk kalsın!

Konuyla ilgili videomuz:

Etiketler: Blog

Osman GÜZELGÖZ

Uluslararası (ICF) Onaylı; Yaşam Koçluğu, Eğitim ve Öğrenci Koçluğu, Aile ve İlişki Koçluğu, Yönetici Koçluğu sertifika programlarını tamamladı. Halen bu alanlarda Profesyonel Koçluk yapmaya; konferans, seminer ve eğitim vermeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.