Biz yoksunluğu da yoksulluğu da çocukken öğrenenlerdeniz. Her şeye rağmen mutlu olunabileceğini hayat bize çocukluğumuzdan itibaren acı tatlı bin bir örnekle gösterdi. Yılmamayı, vazgeçmemeyi, çalışmayı, başarmayı; bütün bunları yaparken de iyilikten, erdemden, dürüstlükten, azimden vazgeçmemeyi bize ailemiz, öğretmenlerimiz, büyüklerimiz belletti ve öğretti. Yine çocukluğumuzdan itibaren çok önemli bir mutluluk unsurunu da anladık, hissettik ve yaşadık:

Kendi kendimize YETMEK ve sahip olduklarımızla YETİNMEK!

Ben ailemin 4. çocuğuyum. Benden sonra da 8 çocuk var. Toplamda 12, şu anda yaşayan 10 kardeşiz biz. Urfa’nın Eyyubiye Mahallesi’nde eski adı Yaman olan Tenekeci Mahmut Güzelgöz Sokak’ta avlulu, tek odalı bir evde doğup büyüdük. Avlunun yukarı kısmında, içinde küçük bir kileri de olan tek bir oda; sokak kapısının bir tarafında tandırlık (mutfak) diğer tarafında ise tuvalet vardı. Banyo yapacağımız zaman sıraya girer ve tek odamızın eşiğinde sırayla yıkanırdık.

Babam tenekecilik yaparak ailesini geçindirmeye çalışırdı. Halk kültürü alanında Türkiye’nin en önemli kaynak kişilerinden birisi, mevlithan, gazelhan, büyük bir icracı idi babam. Pek çok Türk Halk Müziği sanatçısı yetiştirmiş, kendisinden çok sayıda türkü, hoyrat (mani), gazel derlenmişti. Tenekeci Mahmut Güzelgöz kimseye eyvallahı olmayan, haysiyet ve itibarını hiçbir şeye değişmeyen özel bir insandı. Kimseden bir şey kabul etmezdi ve bizi de kimseye muhtaç etmeden büyütmeye, ailesini ayakta tutmaya çalışırdı.

Annem imkânları kısıtlı, yoksul bir eve 16 yaşındayken gelin olmuş; sabırlı, dirayetli, maharetli, üretken, Babama destek olmak anlamında dağ gibi bir iradeye sahip, sevgi, merhamet ve şefkat dolu kocaman bir yüreği olan özel bir kadındı. Onun pek çok özelliğinden birisi de “Yoksul Doyuran Yemekler” yapması idi. Küçücük bir ekmek kırıntısını bile atmaz, israf etmez, biriktirirdi. Bir öğlen veya akşam yemek yoksa hemen bu ekmek kırıntılarını evde bulunan domates, salça, soğan, varsa peynir parçaları ile yoğurur, bize “döğmeç” yapar ve karnımızı doyururdu. Başka bir zaman tencereye koyduğu suyu kaynatır, içine biraz soğan ve salça koyardı. Yine o biriktirdiği ekmek kırıntılarını tencereye katar, buna da “ekmek aşı” diyerek bizi aç bırakmaz ve o öğünü de savuşturmuş olurdu…   

6 yaşında Halil Kırıkçı Usta’nın yanında terzi çırağı olarak işe; 8 yaşında da ilkokula başladım ben. İlk kunduramı 13 yaşımda, bir bilgi yarışması sonunda hediye edilince giyebildim. (“İlk Kunduram…” yazımızı okuyabilir ve yine aynı başlıklı video içeriğimizi izleyebilirsiniz.)

Belki zordu. Belki şımartılmadık. Belki bugünün çocuklarına göre çok ayakkabımız, kıyafetimiz, oyuncağımız yoktu ama her şeye rağmen mutlu ve huzurluyduk. Kendi kendine YETEN ve sahip oldukları ile YETİNEN çocuklardık biz… Zaten “büyürken” önemli olan da bu değil miydi?

Evet, konumuz YETMEK ve YETİNMEK!

Bir tarafta hala ayağında sağlam bir ayakkabısı, üstüne başına giyeceği doğru düzgün bir kıyafeti, hiçbir oyuncağı olmayan; gözleri yolda “Yoksul Doyuran Yemekler” bekleyen çocuklar var.

Bir tarafta belki yoksul, yoksun, belki hayata 5-6 yaşlarında çırak olarak başlayan ve dünyanın yükünü henüz o yaşlarda sırtına yüklenen çocuklar yaşıyor yanı başımızda. Bir tarafta biz görebilirsek; her şeye rağmen mutlu ve huzurlu olunabileceğini gözbebeklerinde taşıyan çocuklar var. Bir tarafta…

Diğer tarafta çocuklarımızın, torunlarımızın sayısını bile bilmediğimiz kadar çok ayakkabısı, giysisi, oyuncağı, defteri, kitabı, kalemi, boyası… evlerimizin dolaplarında biriktikçe birikiyor. Bu çocuklar ne giydiklerini bilmiyorlar çünkü kıyafetleri çok. Oyuncaklarının hangisi ile oynayacaklarını şaşırmış durumdalar çünkü bunlar da mebzul miktarda! Kendilerinin de neye sahip olduklarının da FARKINDA değiller!

Kendimize yetmenin ve sahip olduklarımızla yetinmenin FARKINDALIĞI bugünün çocuklarından esirgenen en önemli hakikatlerden birisi  bence. Ebeveynler çocuklarını şımartmak adına birbirleri, komşuları ve arkadaş çevreleri ile adeta yarış halindeler. Çocuklarını ödüllendirdiklerini zanneden bu anne babalar çok büyük bir yanlış yaptıklarının ve aslında çocuklarını cezalandırdıklarının farkında değiller.

Çocuklarınızın odalarını, dolaplarını; zihinlerini, ruhlarını çok eşya ile doldurmak belki sizi mutlu ediyordur. Belki çevrenizle sürdürdüğünüz çocuk şımartma yarışmasında sizi bir adım öne çıkarıyordur. Belki kendileri de bunlar alındığında anlık bir mutluluk hissediyor olabilir. Ya sonra?

Evet bizim de kunduralarımız, çok sayıda giysimiz, oyuncağımız, akıllı telefon ya da tabletlerimiz; kendimize mahsus bir odamız ya da evimizin banyosu yoktu belki. Bugünün çocuklarının sahip oldukları pek çok şeyden yoksunduk. Günümüz çocuklarının sahip oldukları imkân ve fırsatlara göre de yoksulduk belki. Ama mutluydu çocukluğumuz.

Biz yoksunluğu da yoksulluğu da çocukken öğrendik demiştik yazımızın başında. Yine öyle diyoruz, o günleri bembeyaz tebessümlerle yad ederek:

Her şeye rağmen mutlu olunabileceğini hayat bize çocukluğumuzdan itibaren acı tatlı bin bir örnekle gösterdi. Yılmamayı, asla pes etmeyerek çalışmayı, başarmayı; bütün bunları yaparken iyilikten, erdemden, dürüstlükten, azimden vazgeçmemeyi de bize ailemiz, öğretmenlerimiz, büyüklerimiz belletti ve öğretti.

Yine çocukluğumuzdan itibaren çok önemli bir mutluluk unsurunu da anladık, hissettik ve yaşadık:

Kendi kendimize YETMEK ve sahip olduklarımızla YETİNMEK!

Konuyla ilgili videolarımız:

1.Bölüm
2.Bölüm
Etiketler: Blog

Osman GÜZELGÖZ

Uluslararası (ICF) Onaylı; Yaşam Koçluğu, Eğitim ve Öğrenci Koçluğu, Aile ve İlişki Koçluğu, Yönetici Koçluğu sertifika programlarını tamamladı. Halen bu alanlarda Profesyonel Koçluk yapmaya; konferans, seminer ve eğitim vermeye devam ediyor.

1 Yorum

I. Halil Yanmaz · 22/04/2022 at 12:56

Yazınızı Okurken, eski günlere gittim gerçekten bugün ile kıyaslanamayacak kadar mutluyduk. Başarınızın devamını diliyorum. Selam ve muhabbetle.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.