Bir Zen Keşişi ve Budist bir rahip adayı, yağmurlu bir havada yolculuğa çıkmışlar. Bir nehrin kenarına gelmişler. Yerler çamur olduğundan karşıya geçmek oldukça zormuş. Genç ve güzel bir kızın da ırmağın kenarında karşıya geçmek için çabaladığını görmüşler. Zen öğretisinde ve eğitim sürecinde bir kadına yakınlaşmak, dokunmak yasakmış. Bu nedenle genç rahip adayı o yöne hiç bakmadan ve beklemeden yürüyüp geçmiş karşıya. Keşiş ise tereddüt bile etmeden “Gel kızım!” deyip kızı kucağına almış ve karşıya geçirip bırakmış orada. Sonra yollarına devam etmişler.

Gördükleri karşısında şaşkına dönen genç rahip adayı kafasında bu tablonun oluşturduğu düşüncelerle huzursuz olmuş. Keşişin yasağa rağmen kızı neden sırtlayıp ırmaktan geçirdiğine bir anlam verememiş. “Bunu nasıl yapar? Öğretimizin yasalarına ve eğitim sürecimizin kurallarına nasıl karşı gelir?” diye içten içe sorup durmuş kendine…

Bu genç rahip adayı, Üstat konumunda olan keşişe açılamamış ve soramamış bunun sebebini. Bu huzursuzluğu, o akşam konakladıkları handa ve ertesi gün yola çıktıklarında da devam etmiş. Aradan iki gün iki gece geçtikten sonra keşiş genç rahip adayını çağırmış ve huzursuzluğunun sebebini sormuş. Rahip, içini kemiren huzursuzluğun nedenini hocasına arz etmiş: “Efendim!” demiş, “Bizim öğretimize, yasalarımıza ve eğitim kurallarımıza göre bir kadınla yakınlaşmak, ona dokunmak yasaktır biliyorsunuz. Oysa siz nehrin kenarındaki genç kızı sırtlayıp taşıdınız ve karşıya geçirdiniz. Bunu neden yaptınız, anlayamadım!”  Keşişin cevabı ise gayet manidar olmuş: “İyi de ben onu o anda ihtiyacı var diye taşıyıp nehri geçince de orada bırakmıştım. Oysa sen iki gün iki gecedir bunu zihninde, ruhunda hala taşıyorsun!”

Biz de hemen hemen her zaman böyle yapmıyor muyuz? Belimizdeki, sırtımızdaki, omuzlarımızdaki; zihnimizdeki, ruhumuzdaki maddi ve manevi yükleri -hem de oldukça ağır yükleri- neredeyse bir ömür boyu taşımıyor muyuz? Belimiz iki büklüm, zihnimiz karmakarışık, ruhumuz huzursuz ama yüklerimizden de bir türlü kurtulmuyoruz.

İnsanlar organizmalarının; kemik ve kas yapılarının normal kabul ettiği yüklerden daha ağır yükler kaldırdıklarında, taşıdıklarında ya da yine vücut sisteminin normal kabul ettiği hareketlerin dışında sert ve ani hareketler yaptıklarında bel fıtığı oluyorlar, değil mi? Yani bedenimiz bir anlamda bu yaptığımıza itiraz ediyor ve diyor ki “Bana bu yükleri yükleyemezsin! Bu hareketleri böyle yapmaman gerekir; kaldırabileceğin kadar yükü kaldır ve işin bitince de bırak. Yapabileceğin hareketleri yap ve benim sistemimi zorlama. Yoksa sen zararlı çıkarsın!”

Peki, biz ne yapıyoruz? Sadece bedenimize değil; aklımıza, zihnimize, ruhumuza da ağır yükler yüklüyor; bu yükleri yeri ve zamanı geldiğinde de bırakmıyoruz. N’oluyor o zaman? Bel fıtığı… Sadece bel fıtığı mı? Hayır hayır! Pek çoğumuzun farkında olmadığımız zihin (beyin) ve ruh fıtıklarımız var!

Şehirlerarası yollarda ağır vasıtalar için Karayolları Genel Müdürlüğünün yük ve yükseklik (gabari) kontrol noktaları var biliyorsunuz. Nizami olmayan bir yük yüklenmişse tırlara, kamyonlara, bunu yapanlara ceza yazılıyor ve trafikten men ediliyor o araçlar. Bedenimize, zihnimize ve ruhumuza yüklediğimiz nizami olmayan yükler de bizi rahat ve huzurlu yaşamaktan men ediyor.

Günü geçmiş, miadı dolmuş, ömrünü tamamlamış, işi bitmiş bütün düşünceler, fikirler, tereddütler, varsayımlar, olumsuzluklar, negatiflikler zihnimizi fıtık etmiş olsa da hala duruyor orada. Telefonumuzu, bilgisayarımızı, masamızın üstünü ara sıra düzeltiyor, temizliyor ve yeniden düzenliyor olsak bile zihnimizdeki dosyaları, klasörleri temizlemiyoruz, onlardan arınmıyoruz, yer açmıyoruz, yeniden düzenlemiyoruz bir türlü…

Ruhumuz da zihnimizden farklı değil! Endişe, kaygı, korku, karamsarlık, ümitsizlik yükleri bütün ağırlıkları ile ruhumuzda yaşıyor. Bedenimiz, aklımız ve ruhumuz ıstırap içerisinde kıvranıyor ama biz asla bu ağır yükleri temizlemiyoruz. Terk etmiyoruz. Yeri ve zamanı geldiğinde kibarca, nazik bir biçimde olmaları gereken yere bırakmıyoruz onları.

Yıllardır belimiz (zihnimiz ve ruhumuz) iki büklüm olsa da taşıdığımız ağır yüklerden, duygu, düşünce ve varlıklardan bir türlü vazgeçemiyoruz. Hem sadece kendimize, ailemize, çocuklarımıza, arkadaşlarımıza ait yükler de değil bunlar. Bizimle uzaktan yakından alakası olmayan pek çok tasanın, kaygının, endişenin, korkunun yükünü de taşıyoruz “gönüllü hamallar” gibi.

Siz de bel fıtığınıza; zihin, akıl ve ruhunuzdaki fıtıklarınıza sebep olan yükleri kontrol etmek istemez misiniz? Bu fıtıkların daha da büyümemesi için, gereksiz taşıdığınız bazı yüklerden kurtulmak istemez misiniz?

Tıpkı verdiğiniz her kilonun belinizi rahatlatıyor olması gibi; kurtulduğunuz her yük hem bedeninizi hem zihninizi hem de ruhunuzu hafifletecek, inanın. Her türlü fıtığa kesin çözüm de sadece bu, bilesiniz…

Yeter çektiğiniz bu ağrı! Bu dert, bu çile yeter artık!

Eğer farkındaysanız, istiyorsanız ve gereğini yapacaksanız bütün gereksiz yüklerinizden ve dolayısı ile fıtıklarınızdan da kurtulabilirsiniz.

Bunu yapabilecek irade ve güç sadece sizde var!

Yeter ki beden, zihin ve ruh fıtıklarınızın farkında olun ve bunlara sebep olan yüklerden kurtulmak isteyin…

Konuyla ilgili videomuz:

Etiketler: Blog

Osman GÜZELGÖZ

Uluslararası (ICF) Onaylı; Yaşam Koçluğu, Eğitim ve Öğrenci Koçluğu, Aile ve İlişki Koçluğu, Yönetici Koçluğu sertifika programlarını tamamladı. Halen bu alanlarda Profesyonel Koçluk yapmaya; konferans, seminer ve eğitim vermeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir