Geçtiğimiz hafta, Öğretmenler Günü’nün içinde yer aldığı Öğretmenler Haftası idi. Bizim yazımız ve içeriğimizin başlığı da “Dikkat! Çocuğunuzun Üstünü Çiziyorsunuz!” şeklindeydi. Ana rahmine düştüğü andan itibaren, sonrasında bebekliği ve çocukluğu döneminde “yaşama sebebim” dediğimiz evlatlarımızı nasıl şekillendirdiğimizi yazdık ve konuştuk. Yaratıcımızın bize bembeyaz bir sayfa ve tertemiz bir fıtrat olarak armağan ettiği mucize olan çocuklarımızı; anneleri, babaları, aile büyükleri olarak koyduğumuz noktalar ve fırça darbelerimiz ile nasıl biçimlendirdiğimizi anlatmaya, aktarmaya çalıştık. Bilinçaltına konulan olumlu veya olumsuz kalıplar itibariyle sokağın, okulun, arkadaşların da çocuğun yetişmesindeki önemine değindik.

Bebek ve çocukların üzeri elbette öncelikle ailede çiziliyor. Ebeveynler olarak anne ve baba bunun ne kadar farkında, bu tartışılabilir ancak bugün haline, görünümüne, davranışlarına şaşırdığımız bütün çocuklar bizim eserimiz. Aileden sonra bu eser üzerinde en etkili olan mekân okul, kişi ise öğretmen. İyi veya kötü, eksik ya da fazla; mükemmel olan, olmayan bütün çocukların, gençlerin üzerinde belirgin bir biçimde öğretmenlerimizin noktaları, çizgileri, fırça darbeleri var.

Çocuklarımızın benliğinde, aklında ve ruhunda iyilik, güzellik, empati, sevgi, saygı, ideal, hedef, sorumluluk, emek, gayret, pes etmemek, paylaşmak, insan sevgisi ve benzeri pek çok konuda önemli izler bırakan; dün olduğu gibi bugüne de, yarınlara da İNSAN yetiştiren bütün öğretmenlerimizi muhabbetle, şükranla, saygıyla anıyor ve Öğretmenler Günü’nü bu anlamda kutluyoruz.

Çocuk konusu ile ilgili biz yine eve dönmek; ebeveynler olarak anne ve babalara doğrudan sormak istiyoruz:

“Siz çocuklarınızı GERÇEKTEN seviyor musunuz?”

Şaşırmayın hemen. İtiraz etmeyin. Çocuklarınıza olan sevginizi sınamak ya da bu konuda ahkâm kesmek niyetimiz yok. Bazı örnekler ve testler sayesinde bu konuda ne durumda olduğunuza birlikte bakacak ve değerlendirmelerimizi buna göre yapacağız.

Öncelikle şuna değinelim; son zamanlarda giderek artan bir biçimde “uçuk” hitaplarla çağrılıyor çocuklar. Balım, nefesim, yaşama sebebim, kuzum, gözbebeğim, yüreğim, aşkım, canım, koçum, prensesim ve daha neler neler… Ebeveynler, çocuk daha doğmadan sadece ve sadece kendi istek ve düşünceleri ile koydukları ismi ile çocuklarına çok az hitap eder hale geldiler. Varsa yoksa sıfatlar ve iltifatlar.

Şimdi de bu sıfatlarla çağrılan çocuklara nasıl davrandığımızla ilgili birkaç örneğe bakalım birlikte:

Baba, tuttuğu takımın maçını izliyor evde. Canı gibi sevdiğini söylediği çocuğu bir ara gelip televizyonun önünde duruyor. Baba da önemli bir pozisyonu kaçırıyor o esnada. Sizce tepkisi ne oluyor? Çocuğuna o anda neler söylüyor? Tekrarını izlemenin mümkün olduğu o pozisyonu kaçıran babanın çocuğunun bilinçaltına hangi kalıpları gönderdiğini tahmin edebiliyor musunuz?

Anne, takip ettiği dizinin ilgisini çeken heyecanlı bir bölümünü izliyor. Çocuğu gelip bir şey soruyor o anda. Cevap yok! Çocuk tekrar soruyor. Anne duymuyor gibi. Zihni, aklı, gözleri televizyona çakılı. Çocuk ısrar ediyor bir daha. Neler oluyor o anda sizce? Anne “yaşama sebebim” dediği çocuğuna nasıl tepki veriyor? Tekrarı bilmem kaç defa yayınlanan bu dizinin o sahnesinde dikkatini dağıttı diye çocuğun bilinçaltına nasıl bir kalıp gönderiliyor anne tarafından?

Aynı anne bir arkadaşı ile telefonda konuşuyor. Sohbetin ana unsuru dedikodu! Canından çok sevdiği çocuğu gelip bir şey istiyor. Bir şeyler sormaya niyetleniyor. Bir sıkıntısını aktarma çabasında. Annenin o andaki sert bakışları karşılıyor çocuğu. “Görmüyor musun telefonda konuşuyorum!”  Bu, en yumuşak cevap… Çocuk biraz daha ısrarcı olursa tepkinin dozu ne oluyor sizce? Çocuk o anda nelerle karşılaşıyor? Bilinçaltında o anda hangi olumsuzluklar kalıplaştırılıyor?

Çocukların tümü çizgi çizmeyi, boyamayı, resim yapmayı sever. Bu onların aklını, ruhunu geliştirir. Evde çocuklardan birinin bu anlamda duvarlardan birini boyadığını veya çizdiğini düşünün. Aman Allah’ım! Kıyametler kopmuyor mu? Tepkinin dozu abartılmıyor mu? “Sana elli defa duvarları çizmeyeceksin demedim mi ben!”  ve daha neler neler… 

Gelen giden misafirlerin beğenisine sunulmak üzere (!) alınmış ve bir sehpaya konulmuş olan bir vazo, bir aksesuar, bir bibloyu evin çocuğu düşürüp kırıyor. Yandı gülüm keten helva! O en başta saydığımız bütün sıfatlar ve iltifatlar güme gitti bir anda. “Sakarsın sen sakar! Dikkat etsene! Bu vazoya ne kadar para verdik biliyor musun? Geri zekâlı mısın nesin!”

Daha saymayayım değil mi, yeter bu kadar…

Şimdi tekrar soruyorum:

“Siz çocuklarınızı gerçekten seviyor musunuz?”

Yoksa sadece sevdiğinizi mi zannediyorsunuz? Kızmayın, heyheylenmeyin hemen. Sakin bir biçimde durup düşünelim birlikte. Değerlendirmenizi sonra yaparsınız elbette…

Baba o pozisyonu kaçırdı diye çocuğuna bağırıp çağırmıyorsa sorun yok. “Çocuğum gel yanıma bak belki de gol olacak.” ya da “Gel şu pozisyonun tekrarını birlikte izleyelim.”  dese… Yahut “Bir şey mi diyecektin, bir şey mi istiyordun?” diye sorsa…  

Annesi kendince ne kadar önemli görürse ve severse sevsin izlediği diziyi bırakıp “yaşama sebebim” dediği çocuğunun sorusuna cevap verse, ilgilense… Telefondaki kişiye “Çocuğum bir şey istiyor ben seni uygun zamanda tekrar ararım.” deyip çocuğunun ihtiyacını karşılasa…

Evin duvarını boyayıp çizen çocuğa annesi veya babası şöyle dese mesela:

“Sen gerçekten harika resim yapıyorsun. Bu konuda yetenekli olduğunu görüyoruz. Sana resim yapman ve boyaman için evimizin istediğin bir duvarını versek ne dersin… Resimlerini, çizimlerini sana ait olan bu duvara ve aldığımız resim kâğıtlarına yaparsın…”

Vazoyu kıran çocuklarına ebeveynleri “Korkma çocuğum bir şey yok. Sen şöyle otur ben burayı temizleyeyim. Dikkat et lütfen herhangi bir şey kırılırsa bir yerine batabilir. Canın acıyabilir…” gibi bir yaklaşımla uygun bir karşılık vererek çocuğun kaygısını, endişesini giderebilse…

Bütün bunlar yerine, neredeyse eliyle boğazına yemek tıkıştırmayı çocuğuna olan sevgisini göstermek olarak anlayan ebeveynler var çevremizde gördüğümüz. Çocuğunu “büyük” gören, kendisi gibi “büyütmek” isteyen ama kendisi çocuğu ile birlikte bir türlü çocuklaşamayan; çocuklarını kendi dünyasına göre, kendine göre şekillendirme ısrarından vazgeçmeyen          anne – babalar var.

Her şey bu kadar olumsuz mu? Bütün anne ve babalar böyle mi? Elbette hayır…

Bütün bunları yapmayan ve çocuğunu Mustafa Kemal Atatürk’ün özellikle öğretmenlerden istediği gibi “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür…” bireyler olarak yetiştirmek isteyen ve bunun için gayret gösteren ebeveynler de var. Hem de pek çok…

Biz yine de sorumuzu sorup cevabını size bırakıyoruz:

Siz çocuklarınızı gerçekten seviyor musunuz?

Önemli Not:

Bu yazımızı okuduktan sonra lütfen konu ile ilgili video içeriğimizi mutlaka izleyin. Aynı hususları ele aldığımız bir önceki yazımızı ve video içeriğimizi dikkatinize tekrar sunuyoruz. Kaçırmayın!

Konuyla ilgili videomuz:

Etiketler: Blog

Osman GÜZELGÖZ

Uluslararası (ICF) Onaylı; Yaşam Koçluğu, Eğitim ve Öğrenci Koçluğu, Aile ve İlişki Koçluğu, Yönetici Koçluğu sertifika programlarını tamamladı. Halen bu alanlarda Profesyonel Koçluk yapmaya; konferans, seminer ve eğitim vermeye devam ediyor.

1 Yorum

Musa KALDI · 01/12/2020 at 10:55

Hocam Zevkle okudum ve videoyu izledim güzel bir anlatım.. Bana göre her şeyin başı eğitim. Ağaç yaşken eğilir. Şimdiki çocuklar çok şanslı her türlü imkan var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.