Şair Nabi bir Hac ziyaretine giderken yolda bir naat yazmıştır. Bu naatın, Nabi Medine’ye girerken bütün minarelerden okunduğuna şahit olunmuştur.*

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâ’dır bu
Nazargâh-ı İlâhî’dir Makâm-ı Mustafâ’dır bu

(Edebi terk etmekten sakın! Zira burası Allah’ın Habibinin (Peygamberinin) beldesidir.

Burası, Hak Teala’nın nazar kıldığı bir yerdir; Muhammed Mustafa’nın makamıdır.)

*Bu hadise ile ilgili detayları ve bu muhteşem naatın tamamını siz internetten bulabilir, bakabilirsiniz.

Urfalı Şair Yusuf Nabi, divan şiirimizin en büyük ustalarındandır. Genç yaşında İstanbul’a gitmiş ve Padişah IV. Mehmet döneminde Divan’da çeşitli görevlerde bulunmuştur. Şiirleri, gazelleri, naatları, sözleri ile olduğu kadar zekâsı, hadiselere yaklaşımı ve yorumları ile de öne çıkmış ve dönemin padişahı dâhil herkesin takdirini kazanmıştır.

Şair Nabi’nin Divan’da bulunduğu sırada bir gün Padişah’a İngiliz Krallığı’ndan bir at hediye edilir. İngiliz elçi hediye olarak getirdiği at ile birlikte Divan’a alınır. At gerçekten görkemli görünmektedir. Süslü püslü koşumları, eyeri, üzengisi, kolanı ile gayet alımlıdır. Bu gösterişli görünen at, kıymetli bir armağan olarak kabul edilip elçiye –ve dolayısıyla İngiliz Krallığı’na- teşekkür edilecekken vezirlerden birisi Padişah’ın kulağına eğilir ve şunları söyler:

“Padişahım beni mazur görün! Bu at çok güzel görünüyor gerçekten. Her şeyi gösterişli ve süslü. Ama bana sanki biraz yaşlı bir at gibi geldi…”

Padişah bir vezire bir de ata bakar dikkatle. Aklına bir kurt düşürmüştür vezir. At gerçekten yaşlı ise kabul edilemez bir durum ortaya çıkacaktır. Ne yapılabileceğine karar vermek üzere Divan üyelerine döner. Başka bir vezir öne çıkar ve Padişah’a “Sultanım müsaadeniz olursa benimle çalışan Şair Nabi’yi çağıralım. O Urfalıdır. Urfalılar atlardan çok iyi anlarlar. Çok da zekidir. Müsaade buyurursanız o da bir baksın bu ata.” der. Padişah hemen emir verir ve Şair Nabi Divan’a davet edilir. Konu kendisine aktarılır. Nabi hediye olarak getirilen ata yaklaşır ve iyice bakar, inceler. Vezir haklıdır; at gerçekten yaşlıdır. Fakat bunu Divan’da bulunanlara ve özellikle de Padişah’a nasıl anlatmak gerekir diye düşünür. Kaba bir biçimde “Evet bu at gerçekten yaşlı!” dese kıyamet kopacak ve kendisinin zekâsına da, şairliğine de yakışmayacak. Şair Nabi herkesin şaşkın bakışları arasında atın kulağına eğilir ve ata bir şeyler söyler. Sonra da kendi kulağını atın ağzına dayayarak bir şeyler dinliyormuş gibi yapar. Padişah hiddetlenir. “Sen atlardan anlıyorsun diye biz seni çağırdık. Sen de atla konuşuyor ve onu dinliyorsun. Bu ne demek oluyor?” diye bağırır. Şair Nabi gayet sakin ve saygılı bir biçimde şu cevabı verir Padişah’a:

“Sultanım eğer halinden, tavrından, dilinden anlarsanız bütün varlıklarla konuşulabilir.

Eğer gerçekten dinleyebilirsek bütün varlıkların ne dediğini de anlayabiliriz…”

Padişah’ın hiddeti bu cevap karşısında hayrete dönüşür. “Peki, söyle bakalım o zaman; sen ne dedin bu ata ve o sana ne dedi?” diye sorar. Şair Yusuf Nabi bir eli atın yelesinde, yine hürmetle atla arasında geçen konuşmayı Padişah’a ve orada bulunan zevata aktarır:

Ben atın kulağına eğilip dedim ki;

Ey canımın ruhu;

Sen gördün mü Hazreti Nuh’u?

Atın yaşlı olduğunu, onu Hazreti Nuh’a kadar götürerek anlatmış olur bir bakıma. Ama henüz son noktayı koymamıştır. Onu da atın kendisine söyledikleri ile tamamlar.

Sonra at da bana dedi ki;

Ey Aziz Kardaş!

Beni etme faş (farş)…

Ben Hazreti Âdem’e taşımışım taş!

Şimdi hep birlikte dönüp hayatımıza, kendimize, evlerimize, arabalarımıza, yaşadığımız ortamlara, çevremize; yiyip içtiklerimize bir bakalım. Lüks ve israf içerisinde, hep “bir üst katmanda olmak ve yaşamak” adına kendi kendimize neleri yutturmaya çalışıyoruz? Neleri süsleyip bezeyip kendimize sözüm ona “hediye” ediyoruz. Ya da birileri ısrarla bizlere bu anlamda hangi armağanları “kaktırmak” istiyor?

Yaşamınızın süslü püslü ama çok yaşlı atlarının farkında mısınız?

Yoksa hırsınızın, gözünüzü kör eden, sizi yiyip bitiren çarkında mısınız?

Sizin kendi divanınızda size bu ve benzeri konularda ışık olabilecek, gerektiğinde yol gösterebilecek kimseniz var mı? Siz kendiniz için bunu yapabiliyor musunuz? Yoksa her önünüze geleni, süsüne püsüne aldanarak kabul mü ediyorsunuz?

Haa bir de, sahi Şair Yusuf Nabi Padişah’a; “Sultanım eğer halinden, tavrından, dilinden anlarsanız bütün varlıklarla konuşulabilir. Eğer gerçekten dinleyebilirsek bütün varlıkların ne dediğini de anlayabiliriz…” demişti. Unutmadınız değil mi?

Siz de atlarla, halinden ve dilinden anladığınız varlıklarla konuşmak istemez misiniz?

İsterseniz kendinizle konuşmaya başlayarak bu konuda önemli bir adım atabilir veya sadece süslü püslü ama yaşlı atları hediye olarak kabul edip kendinizi aldatabilirsiniz…

Tercih ve karar sizin!

Konuyla ilgili videomuz:

Etiketler: Blog

Osman GÜZELGÖZ

Uluslararası (ICF) Onaylı; Yaşam Koçluğu, Eğitim ve Öğrenci Koçluğu, Aile ve İlişki Koçluğu, Yönetici Koçluğu sertifika programlarını tamamladı. Halen bu alanlarda Profesyonel Koçluk yapmaya; konferans, seminer ve eğitim vermeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir