Adamın birisi camide (çok affedersiniz) sesli bir şekilde yellenmiş. Bütün nazarların kendisinden yana çevrildiğini fark edince de yanındaki kişinin kulağına eğilerek “Sesi duydun mu?” diye sormuş. Cami cemaatinden bu saf ve temiz insan da bütün samimiyetiyle “Evet, duydum!” diye cevap vermiş. Yellenen adam, bu saf kişinin kulağına bütün etkileyiciliği ile pişkin ama kararlı bir şekilde “Madem sesi duydun o zaman kalk abdestini tazele!” diye çıkışmış. Bizimkisi yine saf saf ve bütün samimiyetiyle oturduğu yerden ayağa kalkmış ve abdestini tazelemek üzere dışarı doğru yürümeye başlamış. Bütün cami cemaatinin bakışlarının (doğal olarak) kendisine çevrilmesinin sebebini belki de kapıya ulaşınca fark etmiş ama artık yapabileceği başka bir şey de yokmuş…

Siz bu fıkradan ne dersler çıkarırsınız bilemiyorum. Ama benim dış seslere bu kadar açık ve odaklanmış kişilere soracaklarım var elbette:

Her şeyi kontrol etme dürtünüzün oranı çok yüksek mi? Dünyanın sadece sizin etrafınızda döndüğünü mü düşünüyorsunuz?

Gözünüz, kulağınız, dikkatiniz, odağınız sürekli olarak dışarıda (başkalarında) mı?

Elinizin yettiği, görebildiğiniz, ulaşabildiğiniz her olaya, gelişmeye, çevrenizde cereyan eden her hadiseye karışmak mı istiyorsunuz?

İyi veya kötü her gelişmenin sizi ilgilendirdiğini düşünerek her söylenene inanıyor ve her suya balıklama dalıyor musunuz?

Kuşların, ihtiyaçlarını sadece sizin arabanızın camına mı giderdiklerini düşünüyorsunuz? Yani aslında her olumsuzluğun gelip sadece sizi bulduğuna mı inanıyorsunuz?

Olur olmaz her şeyi etkilemek mi istiyorsunuz? Her şeyden bu anlamda etkileniyor musunuz?

“Lahmacun soğanlı mı olur sarımsaklı mı?” tartışmasının içerisinde aktif bir biçimde yer alıyor musunuz? “Balığa ya da çiğ köfteye limon sıkılır mı sıkılmaz mı?” münakaşasında kesin hükmünüzü verip illa da böyledir, diyor musunuz?

Şöyle yürünmez… Böyle giyilmez… O araba iyi… Bu ev kötü… Her şeyin en iyisinden ben anlarım… Her şeyin en kalitelisi ve en ucuzu nerede, sadece ben bilirim… Bunlar ve benzeri her konuda bir bilginiz, malumatfuruşluğunuz, beyanınız, kesin ve kat’i hükmünüz var mı?

Olur olmaz, bilir bilmez, uygun ya da değil her şeye maydanoz olma arzunuz sık sık kontrolünüzün dışına çıkıyor mu?

Ziyarete gittiğiniz ofis veya evde; duvardaki tablonun eğriliği, masanın dağınıklığı, perdelerin boyu, rengi ve biçimi, halının deseni vs. dikkatinizi hemen yönlendirdiğiniz hususlar mı oluyor? Zihninizi sürekli olarak bu detaylar mı meşgul ediyor?

Kim ne almış, kim ne satmış, kim nereye gitmiş, kimin evinde ne varmış, kimin tatili nasıl geçmiş, kim kime ne demiş, kim nerede ne yemiş, kimin sokağından kim geçmiş, kimin evine ne gelmiş, kim kime gidiyormuş, kim kimden geliyormuş… gibi sorulara cevap verme zorunluluğu duyarak ve bütün bunları takip ederek mi yaşıyorsunuz?

Yeter artık dediğinizi duyar gibi oluyorum. Peki, bence de yeter bu kadar. Sadede gelelim değil mi? Hadi gelin beraber yapalım şu sadede gelme işini:

Bütün bunlar neden oluyor biliyor musunuz? Tek ve çok kolay bir cevabı var:

“Kendimiz olamadığımız, kendimize odaklanamadığımız ve kendimizle ilgili asıl yapmamız gerekeni yapamadığımız için.”

Kendimizi kendi gündemimizle meşgul etmediğimiz, kendimize sormamız gerekenleri sormadığımız, eksik ve yanlışlarımızı görmediğimiz ve görülmesini istemediğimiz için…

Sık sık kendi kendimize “Bundan sana ne!”diyemediğimiz için. “Bundan bana ne!” diyerek kendimizi, kendimize yönlendirmediğimiz için.

Hani adamın birisi sokaktan geçen Nasrettin Hoca’yı yakalayıp “Hocam, birisi omzunda iki tepsi baklava ile az önce buradan geçti!” demiş ya… Hoca da cevap vermiş: “Bundan bana ne!” Adam ısrarcı ve gözü, kulağı sürekli dışarıda olan bir tip… Vazgeçmeden tekrar yorumunu aktarmış Nasrettin Hoca’ya: “Ama bence baklavalar sizin eve gidiyordu!”  Bu toprakların, bizim kültürümüzün mihenk taşlarından alim, fazıl, arif ve önemli bir manevi şahsiyet olarak bildiğimiz Nasrettin Hocamız “O zaman bundan sana ne!” diyerek son noktayı koymuş bu gereksiz sorgulamaya.

Siz bunu kendinize veya gerektiğinde hak edenlere yapabiliyor musunuz?

Elinizin, gücünüzün, iradenizin, imkânınızın sonucunu değiştirmeye yetmeyeceği işlere karışmayıp bu dürtünüzü “Bana ne!” veya “Sana ne!” diyerek kontrol edebiliyor musunuz? Bunu kendi adına yapmadığı için sürekli olarak işinize karışanları nazikçe (!) uyarabiliyor musunuz?

Şunu çok açık bir biçimde söyleyeyim:

Eğer biz (hepimiz), başkaları (dışarısı) ile ilgilendiğimizin çeyreği kadar kendimizle ilgilensek…

“Bana veya sana ne?” diyebileceğimiz, dememiz gereken konulara, olaylara, gelişmelere harcadığımız emeğin, zamanın, enerjinin çeyreğini “kendimize” sarf etsek…

Başkalarını takip ve merak etmek üzere sürekli odaklanmış olan kulağımız, gözümüz, aklımız ve yüreğimizle kendimize doğru bir içsel yolculuk yapabilsek inanın bugünkünden çok daha sağlıklı, huzurlu ve başarılı oluruz.

Şimdiden tezi yok gelin siz, sizin denetim ve kontrolünüzde olanla ilgilenin.

Kendinize odaklanın. Kendi hedef ve gündeminiz sizi ilgilendirsin.

Yapabilecekleriniz, potansiyeliniz, karar ve eylemleriniz sizin için her zaman her şeyden ve herkesten önemli olsun…

Etiketler: Blog

Osman GÜZELGÖZ

Uluslararası (ICF) Onaylı; Yaşam Koçluğu, Eğitim ve Öğrenci Koçluğu, Aile ve İlişki Koçluğu, Yönetici Koçluğu sertifika programlarını tamamladı. Halen bu alanlarda Profesyonel Koçluk yapmaya; konferans, seminer ve eğitim vermeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.