İnsan duygularını, davranışlarını, kararlarını; kavramlara yüklediğimiz anlamları ve bu anlamlara göre belirlediğimiz yol haritamızı beyin fonksiyonlarımız ve bilinçaltımız yönetiyor.  Çocukluğumuzdan itibaren zihnimizin, bilinçaltına kodlayarak gönderdiği anlamlar zaman içerisinde değiştirilmesi oldukça zor kalıplar haline geliyor. Biz çevremizde meydana gelen bütün olaylara bu kalıpların yine zihnimizde kodlanan anlamları ile yaklaşıyoruz. Reflekslerimizi de bilinçaltımızdaki bu şemalar (kalıplar) yönetiyor ve yönlendiriyor.

Aynı ülkede, aynı toplumsal yapılar içerisinde, aynı aile değerleri ile büyüyen insanların pek çoğunun hadiselere verdiği tepkiler çok benzer ve hatta aynı olabiliyor. Ama farklı ülkelerde, farklı toplum ve aile yapıları içerisinde yetişmiş kişilerin aynı hadiselere karşı ortaya koydukları reaksiyonların çok farklı olabildiğini görüyoruz. Bu nedenle herhangi bir toplumda çok tehlikeli, riskli; onur duyulacak veya ayıp sayılacak bir hareket şekli başka bir toplumda tamamen başka anlam, ret veya kabullerle karşımıza çıkabiliyor.

Bu sadece ülkeler, toplumlar veya aileler için geçerli değil. Aynı manzaraya bakan çeşitli mesleklere mensup insanlar, gördüklerini tamamen farklı anlamlarla değerlendirebilmekte ve hareketlerini buna göre belirleyebilmektedir. Önemli olan hangi unsurları hangi kalıplarla çerçevelediğimiz, olaylara ve kavramlara neden, nasıl, hangi anlamları yüklediğimizdir.

Mesela boş bir araziye, çimenlik bir alana bakan bir çiftçi buraya nelerin ekilebileceğini, ürünü, verimi, tarlayı, bağı ya da bahçeyi düşünür. Onun için baktığı boş alan bu şekilde bir anlamla çerçevelenir. Aynı alana bakan bir mimar, mühendis ya da müteahhidin aklına hemen buraya yapılabilecek binalar, siteler gelebilir. Yine aynı alandan geçen gençler bu boş tarlanın oyun veya piknik alanı olarak değerlendirilmesini ister. Bir pilot için ise bu alan zor durumda iniş yapılabilecek bir pist olarak anlamlandırılabilir.

Mesela yağmur, kuraklık çekilen bir bölgede rahmet olarak istenir ve beklenir. Sevinç ve coşku sebebidir. Aynı yağmur, açık havada düğün planlamış olanlar ya da sel veya heyelan bölgelerinde yaşayanlar için istenmeyen bir gelişmedir ve felaket olarak değerlendirilir.

Mesela kendi çocuğunun başarısına, sınavı kazanmasına odaklanmış ebeveynler için kazanmak kavramı bambaşka bir anlam ifade ederken başkasının çocuğunun sınavlarda “başarısız” olması onları çok ilgilendirmez. Hüzünler, üzüntüler, kaybetmeler; sevinçler, mutluluklar ve kazanmalar çerçevelendikleri bilinçaltı kalıplarına ve kendilerine yüklenen anlamlara göre farklılıklar gösterebilir.

Aynı içerik (aynı alan), ayrı kavram ya da olay; kişilerin niyetlerine, perspektiflerine, zihin haritalarına, bilinçaltı kalıplarına göre farklı algılanabilir, anlamlandırılabilir ve adlandırılabilir. Bu tespitin bize bakan bir yönü de şudur: Herhangi bir soruyu, cevabı, refleksi, tutumu, yaklaşımı, tepkiyi taşıdığı niyet çerçevesinde değerlendirdiğimizde o şey hakkındaki algımız tamamen değişebilir. Yani gördüğümüz (şahit olduğumuz), duyduğumuz olayları, gelişmeleri ve yaklaşımları değerlendirirken bunların nerede meydana geldiğine, neden ve kim tarafından söylendiğine (yapıldığına), muhataplarımızın niyet, perspektif ve anlamlandırma çerçevelerine bakabilirsek bizim de algımız, çerçevelememiz ve bunlara yüklediğimiz anlamlar tamamen değişebilir.

Zaten anlam; bizim dışımızda gelişen olaylar ve deneyimlerimizin, iç dünyamızda meydana getirdiği zihinsel olgulardır. Bilinçaltı kalıplarımız, şemalarımız böyle oluşur, bazen katılaşır ve değiştirilmesi çok zor bir tepkiye, davranışa dönüşebilir. Anlam; esas itibariyle sahip olduğumuz inanç ve değerlerimizin ürünü hatta bazen bütünüdür. Burada en önemli husus; bizim inanç, kabul, değer ve çerçevelemelerimizdeki bir değişikliğin yaşam deneyimlerimizin anlamını da değiştirebilecek olmasıdır. Herhangi bir yargımızı veya değerlendirmemizi tamamen farklı bir çerçeveye yerleştirerek olaylara tekrar bakabilirsek algımızın da olumlu yönde değişmesi mümkündür.

Einstein’ın “Sorunlar, onları yaratan düşünce biçimi ile çözülemez!” sözü bize çok önemli bir hatırlatmada bulunmaktadır. Eğer bir şeyi değiştirmek istiyor ya da hayatımızda bir şeyin değişmesi gerektiğine inanıyorsak öncelikle düşünce biçimimizi değiştirmemiz gerektiğini unutmamalıyız. Denklemin sonucundan memnun değilsek ve bu sonucu değiştirmek istiyorsak o sonucu doğuran denklem unsurlarını, düşünce biçimimizi, olayları böyle çerçevelememize sebep olan kalıpları değiştirmemiz gerekir.

Bugünlerde, bu konular üzerinde biraz daha düşünmemiz, çalışmamız ve çerçevelerimizi yeniden oluşturmak için çabalamamız gerekebilir. Çünkü çocuklarımız çok zor bir dönemde, farklı şartlar altında, kendileri için önemli olan sınavlara girdiler. Sınava giren öğrencilerimiz ve onların ebeveynleri bu sınavlara olması gerekenden daha fazla bir anlam yüklerlerse kazanmak ve kaybetmek kavramları farklı kalıplara dönüşebilir. Zaten LGS ve YKS sonrası asıl imtihan, kazanmak kavramı çerçevesinde herkesin önüne böyle gelecektir. Aileler ve öğrencilerimiz için önemli olan, belki “çok şey olan” ama hiçbir zaman her şey olmayan bu sınavların sonuçlarına sadece kazanmak olarak bakarsak bazen kazanma kuşağında kaybeden olabiliriz.

Lütfen her zaman telafisi mümkün olan sınavlarımızı “her şey” olarak görmeyelim.

Sınavlarımızın sonuçları olumlu da olsa olumsuz da olsa bizi gereğinden fazla etkilemesine izin vermeyelim. Algımızı, kalıplarımızı, anlamlandırmalarımızı ve çerçevelemelerimizi gözden geçirelim ki kaybetme kuşağında kazanmayı, kazanma kuşağında kaybetmeyi anlayabilelim…

Unutmayalım ki Bir şeyi değiştirmek için bir şeyi değiştirmek gerekir!

Etiketler: Blog

Osman GÜZELGÖZ

Uluslararası (ICF) Onaylı; Yaşam Koçluğu, Eğitim ve Öğrenci Koçluğu, Aile ve İlişki Koçluğu, Yönetici Koçluğu sertifika programlarını tamamladı. Halen bu alanlarda Profesyonel Koçluk yapmaya; konferans, seminer ve eğitim vermeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.