Annem belki kendi hayatının kadını olamadı çileli yaşamında ama benim HAYATIMIN KADINI idi. Gözü gibi bakardı bize, kem gözlerden ve kötü sözlerden sakınarak. Sadece saçını süpürge etmemişti bizim için; taşıdığı kocaman ANA YÜREĞİ ile bize ömrümüz boyunca hep en şefkatli ANA KUCAĞI samimiyetini yaşattı. Mahzundu, yorulur ama belli etmezdi. Zaman zaman biz belki dışımıza doğru ağlardık daha çok ama benim ANNEM içine doğru, çok içten ağlardı. Evet, ben de biliyordum hem de çok iyi biliyordum; “Ağlarsa Anam ağlar, gayrısı yalan ağlardı…”

16 yaşında gelin olduğunda “Çok zor bir hayata adım attığımı biliyordum, hissediyordum!” demişti bana o sevgi pınarı güzel ANA GÖZLERİ ile benim kapkara gözlerime bakarak. Hem de ne zorluklar; yokluklar, yoksulluklar, yoksunluklar… Sıkıntılar, hastalıklar, çaresizlikler… Bütün bunlarla mücadele eden, yılmak nedir bilmeyen, pes etmeyen, 12 çocuk doğuran; yedirip giydiren, bakıp büyüten ama hiç mızmızlık etmeyen, sızlanmayan, kendisine çok naz yapılsa bile nazlanmayan mucize bir kadındı benim ANNEM.

Tek odalı, avlulu bir evde hiçbir teknolojik imkân olmadan çamaşır, bulaşık yıkar, kursağımıza sıcak bir lokma girmesi için çeşitli yoksul doyuran yemekler icat ederek bizi sevindirir, ev ekonomisine katkı olsun diye dikiş dikmeye çalışır; bir yandan misafir ağırlarken diğer yandan kimsenin hatrını kırmamak için komşularına yardıma giderdi ANNEM. Bu kadar insana, bu kadar işe nasıl yetişiyor diye hayretle izlerdim hep. Sanki gizli, bizim görmediğimiz yardımcıları varmış gibiydi.

Biz kışları, mangalda yakılan kömür ateşi ile ısınırdık çocukluğumuzda. Annemin avluda yaktığı mangal, kömürün kokusu geçinceye kadar bekletildikten sonra içeri alınır, odanın eşiğine konur ve en son da bir sininin içinde odanın ortasına getirilirdi. Ben 9 aylıkken bir kış Ramazanında kendi afacanlığımla sürünerek mangala kadar gelmiş ve elimi ateşe uzatmışım. Kopan feryada, bağırtıya avluda kardeşimle ilgilenen ANNEM koşup gelmiş ki ne görsün! Elim ateşte, mangalın üzerindeki çaydanlık devrilmiş, halim perişan ve feryadım yürek yakan türden…

Sonrasının detaylarını şimdi yazmayacağım. Annemin bana, benim de anneme yanıklığımız belki de bu YANGINLA düşmüş toprağın bağrına feryatla, figanla. Acıyla yoğrulmuş, gözyaşı ile sulanmış, şefkat ve sevgiyle filizlenmiş bizim birbirimize yanıklığımız. Hayatının sonuna kadar bu olaydan hep kendisini sorumlu tutmuştu benim bütün itirazlarıma rağmen. O tablo hiç ama hiç gitmemişti gözünün önünden. Bu acıyı, hüznü, yürek yanığının ıstırabını hafifletmek için arada bir bana “Sen çok güzel bir çocuktun ve sana mutlaka nazar değdi.” der ama yine de bu yangınla ilgili kendini suçlamaktan vazgeçmezdi.

Bütün ekmek kırıntılarını biriktirir, daha sonra bunları biraz peynir, domates katarak bize dögmeç (bir çeşit öğün geçiştirme yemeği) yapardı. Yanına ayran da bulursak bunu yerken yeryüzünün en mutlu çocukları bizmişiz gibi hissederdik. Babam bizim muhtaç olmamamız ve sıkıntı çekmememiz için çok çabalardı. Fakat evi çekip çeviren, yetmezi yeter hale getiren, olmayandan artıran benim ANNEM’di.

Tandırlıktan (mutfaktan) bozma bir odamız vardı. Avlumuzun bir köşesindeki mutfağımızın eşyalarını dışarıya taşıyıp duvarların isini, siyahlıklarını kireçle beyazlatarak kendimize bir oda kazandırmıştık. Ben geceleri orada anneme, ablamlara ve kız kardeşlerime Kemalettin Tuğcu hikâyeleri okurdum tıpkı radyodaki “Arkası Yarın” programı gibi… Annem hikâyelerdeki dramatik, acıklı olayları iç geçirerek dinler ve arada bir “Benim yaşadıklarımı da yazar mı ki bu adam acaba?” diye sorardı. 

Vefat ettiğinde yaşayan 10 çocuğu, 40 torunu, 21 torununun çocuğu vardı arkasında bıraktığı. 1 ay daha yaşasa görmeyi çok istediği “torununun torununu görebilecekti. Çünkü “Torununun torununu gören Müslüman kişi Cennet’e gider.” diye duymuş ve buna inanmıştı. O son dönemlerde hep “Yavrum, benim tabutum sizin çinizde (omzunuzda) olsun!” diye dua ederdi. Yani ben sizin acınızı görmeyeyim cümlesini böyle güzel bir Urfa duası şekline dönüştürerek söylerdi. Daha çocuklarken kaybettiği iki evladından ve yokluğuna bir türlü alışamadığı kocasının (babamın) vefatından sonra çoğalttığı bu dua sayesinde belki de başka evlat acısı yaşamadı. Tabutu bizim omuzlarımızda, Asıl Sahibine gitti.

Annemi sizlere anlatmama vesile olan bugün, ANNELER GÜNÜ…

Bizim onlara adanmış, onlar için ithaf edilmiş bir Anneler Günümüz var.Ama annelerin bir “evlatlar günü” yoktur, bilir misiniz? Çünkü anneler evlatlarını her gün her saat severler, şefkatle kucaklarlar, hasretle bağırlarına basarlar, yüreklerinde uyutur ve benliklerinde büyütürler. Onların şefkatleri sınırsız, sevgileri “her şeye rağmen”dir. Çünkü sevdiklerini (evlatlarını) her şeye değer bulurlar.

Bizim de annelerimizi böyle hatırlamamız, yaşayan annelerimizle böyle ilgilenmemiz; minnetimizi, şükranlarımızı, hürmet ve muhabbetimizi her gün onlara hissettirmemiz, yaşatmamız gerekir. Ayaklarının altına Cennet serilen bu kutsal varlıklara ne kadar hizmet etsek, onların ne kadar gönüllerini alsak, göçüp giden annelerimizi ne kadar hayırla yâd etsek azdır.

Annem’den sonra benim ANNE olarak hep saygı duyduğum ve yürek sızılarını yüreğimde hissettiğim kadınlar şehit anneleridir. Gencecik fidanlarını toprağın kara bağrına verip dağlanan yüreklerinin yanığını, içine doğru yaşayan ANNELERİMİZ onlar. Hani o hep içine doğru içten ağlayan kadınlar… Hani diyorduk ya “Ağlarsa ANAM ağlar, gayrısı yalan ağlar!” diye. İşte onlar tam da bu ANALAR…

Gözü yolda, kulağı seste olan bütün anaların umduklarına, beklediklerine kavuşmalarını diliyorum.

Hayatını bize adamış olan, çocuklarımın muhteşem annesi saygıdeğer eşim başta olmak üzere; ailemdeki bütün annelerin, anne olmayı bekleyenlerin, anne olmayı isteyenlerin, dostlarımın annelerinin, bu yazıyı okuyan ve video içeriklerimizi izleyen herkesin kıymetli annelerinin (küçük büyük demeden) ellerinden öpüyorum.

Bu hayatta olmayan anneleri rahmet ve minnetle anarken; yaşayan bütün annelerin her HER GÜNÜNÜ şükranla, saygıyla kutluyorum.

Hüseyin Nail Kubalı’nın dizelerinde sözün özünü bütün ANNELERİMİZE armağan ederek bitirelim:

Bağın ne gülü kaldı
Ne de bülbülü kaldı
Yavrun böyle anasız
Boynu bükülü kaldı

ANA başa taç imiş
Her derde ilaç imiş
Bir evlat pir olsa da
ANAYA muhtaç imiş…

Etiketler: Blog

Osman GÜZELGÖZ

Uluslararası (ICF) Onaylı; Yaşam Koçluğu, Eğitim ve Öğrenci Koçluğu, Aile ve İlişki Koçluğu, Yönetici Koçluğu sertifika programlarını tamamladı. Halen bu alanlarda Profesyonel Koçluk yapmaya; konferans, seminer ve eğitim vermeye devam ediyor.

Mutlu patton · 11/05/2020 at 22:21

Cok etkilendim bu Anne ancak bu kadar guzel anlatilir
Ve bende bu Anneyi tanima sansina erismis biri olarak
Gozlerim yasararak okudum. Allah mekanini Cennet kabrini nurdan yapsin amin.

A. Kadir Doğru · 15/06/2020 at 15:47

Harika bir yazı olmuş. İçinde kısmen annemi bularak gözlerim nemli bir şekilde okudum. Rabbim, ahirete göçmüşlerimize rehmetiyle muamele eylesin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.