Hani hep söylüyoruz ya “HAYAT bize sunulmuş ve sorumluluğu bize verilmiş muhteşem bir armağandır.” diye. İşte bu armağanın kapasitesini, işlevselliğini, güzelliğini, içinde var olan mükemmellikleri ve daha pek çok şeyi zaman zaman unutuyoruz. Çok yanlış bir ifade ile “hayat gailesi” ya da “yaşam mücadelesi” dediğimiz, hayat adına anlamsız koşturmacalar içerisinde hayatı fark etmeyi de unutuyoruz.

Bu gaileler ve “yaşam mücadelesi” dediğimiz karmaşa, koşuşturmaca, yanılsamalarla haz ve hız çağına dönüştürdüğümüz şey her neyse adına HAYAT dememiz mümkün değil. Çünkü bize Yaradan tarafından sunulmuş olan armağan bu değil. Asıl yaşama gayemizi, bu çerçevede nasıl yaşamamız ve nasıl bir hayat sürmemiz gerektiğini göz ardı ederek bir anlamda kendi kendimizi kandırıyoruz.

İşte bu kandırmaca sebebiyledir ki Yüce Yaratıcımızın bize bahşettiği hayatlarımızıgarajlarımızda, limanlarımızda, hangarlarımızda, çeşitli istasyonlarımızda (konfor alanlarımızda), endişe, kaygı ve korkularımızın duvarları arasına hapsederek, paslanmaya, çürümeye terk ederek yaşadığımızı zannediyoruz.

Yani bize düşünmek, fark etmek, sevmek, umut etmek, hayal etmek, harekete geçmek, önce kendimize sonra da en yakınlarımızdan başlayarak bütün canlılara faydalı olabilmek, güzellikleri çoğaltmak, üretmek, keşfetmek, potansiyelimizin hakkını vermek gibi ulvi gayeler için armağan edilmiş olan hayatımızı heba ediyoruz.

Bir süredir bütün Dünya ile birlikte, sağlığımızı ve aslında bütün hayatımızı tehdit eden bir salgın felaketi yaşıyoruz. Koronavirüs pandemisi sebebi ile evlerimizden çıkmıyor, çıkamıyoruz. Virüsün ve dolayısıyla hastalığın bize de bulaşabilme endişesi, kaygısı, korkusu, paniği aslında hastalıktan daha hızlı yayılıyor “zihinlerimize”. Psikolojik ve sosyolojik pandemi şu anda yeryüzünde Koronavirüs’ten daha hızlı ve daha etkili.

Aklı eren ermeyen herkesin kendince bir çerçeveye oturtmaya çalıştığı bu durum aslında tam anlamı ile bir MUSİBET. Sıkılıyoruz, bunalıyoruz, daralıyoruz; alışkanlıklarımızı yeni alışkanlıklara dönüştürmekte, bu yeni ve farklı duruma adapte olmakta bocalıyoruz. Bağışıklık sistemimizi güçlendirmek için sumaktan soğana, zencefilden sarımsağa, limondan turpa kadar her şeyden ve maalesef savaş meydanlarındaki ölü soyuculardan hiçbir farkları olmayan mahlûkların tavsiyelerinden medet umuyoruz.  

Peki, bu yaşadığımız bir musibetse ve “bir musibet bin nasihatten evla” ise bunu bir fırsata çevirebilir miyiz? Bu yaygın salgın hastalık musibetini kendi adımıza, hayatlarımız adına; unuttuklarımız, ihmal ettiklerimiz adına bir fırsata dönüştürebilmeyi kastediyorum. Yani şerden hayır çıkarmaktan bahsediyorum.

Madem evdeyiz, madem vaktimiz var, madem kendimizle ve sevdiklerimizle birlikteyiz o zaman önümüzde iki seçeneğimiz var aslında:

  1. Kaygı ve korkularımız ve bunların sebep olduğu panikle hareket edecek ve eyvahlarla kendi kendimize felaket tellallığı yapacağız. Evlerimizi kendimize gerçekten birer hapishane haline getirip herkesten, her şeyden şikâyet ederek Koronavirüsün ekmeğine yağ süreceğiz. Bağışıklık sistemimizi güçlendirmek maksadı ile sosyal medyanın saldırıları altında ne söyleniyorsa, ne öneriliyorsa onlara koşacağız. Böylece stres, evham, endişe, kaygı ve korku ile aslında bağışıklık sistemimizi daha da zayıflatmış olacağız. Direncimizi düşürecek ve hastalığın bünyemize daha çabuk yerleşmesine adeta davetiye çıkaracağız.
  • Bu musibeti kendimiz ve sevdiklerimiz adına fırsata dönüştüreceğiz. Hazır evdeyken, fırsat ve zamanımız varken kendimize “Bi dur!” diyecek ve HAYAT armağanını yeniden düşünüp değerlendireceğiz. Kendimizin ve hayatımızın bulunduğu noktayı, bundan sonra nerede olmamız gerektiğini düşünerek harekete geçmenin yollarını arayıp bulacağız.

Bakın! Bu Koronavirüs pandemisi öyle veya böyle, bir süre sonra bitecek. Evet, canımız çok yandı, yanacak. Çok hayat söndü, çok düzen yıkıldı. Çok aile bitti. Gerçekten hepimiz için, bütün insanlık için çok şeye mal oldu. Fakat tüm bunlar bir şekilde bitecek. Tıpkı diğer bütün salgınların sona erdiği, geçip gittiği gibi. Ama eğer biz bu musibeti fırsata çevirip HAYAT’a dönmezsek psikolojik ve sosyolojik pandemiler yaşamı bize zehir etmeye devam edecek. O zaman bir musibetin bize hatırlattığı bin nasihat de boşa gitmiş olacak.   

Şimdi gelin hep birlikte biz ikinci seçeneğin gereğini yapıp bu musibeti fırsata dönüştürelim! Yeniden HAYAT’a dönelim! Hayatımızı gözden geçirelim. Tembelliklerimizin, ertelediklerimizin, takıntılarımızın, potansiyelimize yaptığımız ihanetlerin farkına varalım. Kendimize, dolayısıyla sevdiklerimize hatta bütün canlılara yaptığımız haksızlıklarla, söylediğimiz yalanlarla yüzleşelim.

Evdeki zamanımızı yeniden planlayalım; müzik dinleyerek, kitap okuyarak, kendi kendimizle baş başa kendi hayatımızı düşünerek; umutlarımızı, hayallerimizi, hedeflerimizi yeniden gözden geçirerek vaktimizi değerlendirelim. DUA edelim. Meditasyon yapalım. Zihnimizi, bilincimizi her türlü olumsuzluklardan arındıralım. Bilinçaltımıza kodladığımız ne kadar “sabotajcı sesi” varsa bunları kayıtlardan silelim, temizleyelim… 

Evimizin içerisinde olduğu halde (kendimiz başta olmak üzere) belki de uzun süredir İNSANCA konuşamadığımız, gerçekten MUHABBET edemediğimiz kim varsa oturup el ele, göz göze, diz dize konuşalım. Gidemediklerimizi, bize gelemeyenleri arayıp soralım. Yaratıcımızın bize bahşettiği HAYAT armağanını gerçekten HAYAT’a döndürelim.

Bunu yapabilirsek bu salgını da hayatımızdaki bütün pandemileri de gerçekten yenmiş oluruz…

“Bir musibet bin nasihatten evladır.” sözünü boşa çıkarmamış oluruz.

İstersek yapabiliriz…

İnanırsak başarabiliriz…

Etiketler: Blog

Osman GÜZELGÖZ

Uluslararası (ICF) Onaylı; Yaşam Koçluğu, Eğitim ve Öğrenci Koçluğu, Aile ve İlişki Koçluğu, Yönetici Koçluğu sertifika programlarını tamamladı. Halen bu alanlarda Profesyonel Koçluk yapmaya; konferans, seminer ve eğitim vermeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.