Dünyanın bir virüs salgınının çok ciddi sonuçları ile mücadele ettiği hepimiz için riskli bir süreçten geçiyoruz. Evlerimize kapandık. Pandemi (küresel salgın, hastalık) bütün korkutuculuğu ile ülkemizi ve insanımızı da tehdit etmeye devam ediyor. Ne yazayım diye düşünürken benim de aklımda bu tablo vardı herkesin aklında olduğu gibi. Baktım ki aklı eren ermeyen, bilen bilmeyen, ilgili ilgisiz herkes çokbilmiş uzman edası ile bu konuyu konuşuyor ve yazıyor. Ben bunu görünce gündemdeki salgınla, virüsle ve bunun bize yaşattığı panikle ilgili bir şeyler yazmaktan vazgeçtim. Evde okuyup yazarken daha önce yazdığım bir yazıyı buldum. Aslında bizimle ve günümüzle de alakalı bir bakıma. En iyisi daha önce yazdığım ama eskimeyen bu yazıyı sizinle yeniden paylaşmak bence.

Buyurun birlikte tekrar okuyalım isterseniz:

Yaralının Halinden

Ne Bilsin Yarasızlar!

Bir genel cerrahın odasında görmüştüm ilk kez şu cümleyi:

Dayanılması en kolay acı, başkalarının çektiği acıdır!

Doktorun arkasındaki panoda bir atasözü edasında bana bakan bu sözler beni çok etkilemişti; dalıp gittim geçmişe, çocukluğuma…

Acı ile daha 9 aylıkken tanışmışım ben. Annemin ısınmak için mangalda yaktığı kömür ateşine düşerek hem de. Sağ elim, yüzüm ve bedenimin bazı bölgeleri yanmış o zamanlar. Benim hatırlamadığım bu acı ile ilk tanışıklığımdan da sağ elimdeki izler aracılığı ile haberdarım zaten.

Çilekeş anacığım beni sırtına alıp kapı kapı doktor aramış. 1950’lerin sonu… Aylardan Ramazan… Vakitlerden akşam… Öyle tombul, güzel ve albenili bir bebekmişim ki beni gören herkes Dayanılması en kolay acı, başkalarının çektiği acıdır!mantığını işleterek sitem etmiş zavallı anacığıma:“Ne ettin de yaktın bu güzel çocuğu?!” diyerek.

Nereden bilsinler ki çocuğun sadece canı yanarken anasının canı, varlığı, benliği, yüreği yanmakta ve o çilekeş ana sırtında yavrusu ile kapı kapı dolaşarak oğlunun yangınına doktor aramakta…

7 yaşındaydım, hiç unutmuyorum; hastaydım ve yine acılarla kıvranıyordum. O zamanlar (1965) Urfa’da ne bugünkü gibi her imkâna sahip hastaneler, ne de her türlü hastalığı teşhis ve tedavi edebilen doktorlar vardı.

Sevgili Babacığım (Tenekeci Mahmut Güzelgöz) da kapkara güzel gözlerini yaralarımdan ayırmadan söylediği ağıt, türkü ve hoyratlarla eşlik edermiş benim acılarıma, ağrılarıma:

Yara sızlar

Ok değmiş yara sızlar

Yaralının halinden

Ne bilsin yarasızlar

Benim, o doktorun arkasında gördüğüm Dayanılması en kolay acı, başkalarının çektiği acıdır! sözlerinin Urfalıcası, bu hoyrattır işte! Bu hoyrattır belki de o günlerde acılarımı, ağrılarımı hafifleten. Beni acıya karşı şerbetleyen, bu hoyratın cinaslı sözlerinin tılsımıdır belki de.

Gerçekten de hayat her anlamda acılarla, acı çekenlerle, acılara direnenlerle ve acılara karşı başkası olanlarla dolu değil mi?

Benim yaşadıklarımı, annemin, babamın benimle ve diğer kardeşlerimin hastalıkları ile yaşadıklarını halk ozanları, türkü yakıcılar, hoyrat çığıranlar da yaşamışlar besbelli. Hem de yüreklerinin yangınını bedenlerinin yangınlarında dile getirerek yaşamışlar.

Hasreti, gurbeti, sevdayı, ayrılığı; ince hastalığı, kuşpalazını, yanık izlerini, nefriti, behçeti, kanseri, böbrek yetmezliğini ve daha nice hastalığı iç içe yaşamışlar yüreklerini bedenlerine siper ederek çoğu kez. Çoğu kez çare bulamamışlar gönül yaralarına ve bunlardan mütevellit beden hastalıklarına.

Bu nedenledir ki türkülerimiz, hoyratlarımız, manilerimiz, bozlaklarımız; dertle, yara ile, hasta ve tabiple, acılarla, acı çekenlerle ve yine acılara başkası olanlarla iç içe olmuş.

Bakın, Ali Ekber Çiçekin Erzincan’dan derlediği türkü ne güzel anlatıyor benim baştan beri kenarında köşesinde gezinerek anlatmaya çalıştıklarımı:

Derdim çoktur hangisine yanayım

Yine tazelendi yürek yarası

Ben bu derde nerden derman bulayım

Efendim efendim benim efendim

Benim bu derdime derman efendim…

Mukim Tahir bir Urfa türküsünde, acı çekenlerin, yarası derinlere düşenlerin, gözü yolda kalanların tabip beklemesini anlatıyor; hiç kimsenin böyle anlatmayı başaramayacağı gibi:

Kapıyı çalan kimdir

Aç bakım gelen kimdir

Yaram derine düştü

Belki gelen hekimdir

Oy Habip Habip Habip

Sensin yarama tabip

Yaralarım sızlıyor

Belki gelen Sertabip…

Hem gurbeti, hem ince hastalığı (verem) hem de çaresizliği yaşayanların yürek sızısını hepimizin iyi bildiği bir Akdağmadeni türküsünde Nida Tüfekçi derlemiş:

Hastane önünde incir ağacı

Doktor bulamadı bana ilacı

Baştabip geliyor zehirden acı

Garip kaldım yüreğime dert oldu

Ellerin vatanı bana yurt oldu…

Melodik yapısı, sözleri, anlattıkları ve hissettirdikleri ile benim en sevdiğim türkülerden birisidir “Kırmızı Gül Demet Demet”. Muharrem Akkuş’tan derlenen bu Erzurum türküsü o kadar çok şey anlatır ki birkaç mısrada akıp giden melodisinin hüznünde:

Kırmızı gül her dem olsa

Yaralara merhem olsa (balam nenni, yavrum nenni)

Ol tabipten derman gelse

Şol revanda balam kaldı

Yavrum kaldı; balam nenni…

Neşet Ertaş kendine özgü Kırşehir söyleyişi ile katılıyor çare arayışlarımıza ve dert söyleşimize bozkırın tezenesi olarak:

Sinemde gizli yaramı kimse bilmiyor

Hiçbir tabip bu yarama merhem olmuyor

Boynu bükük bir garibim yüzüm gülmüyor

Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen…

Nuri Hafız Başaran’ın şu Urfa türküsünde söylediği doktor arayışı mıdır bilinmez! Yoksa doktor bir sevgili arayışı mı? Belki de ustalıkla söylenmiş bir sitemdir hem doktora, hem sevgiliye:

Bahçe bar verende gel

Ayva nar verende gel

Hasta düştüm gelmedin

Bari can verende gel…

İnsanın canının cananı gidince, zaten hiç kimseler çare bulamaz ki derdine! Herkes çekilen acılar için bir başkası oluverir oracıkta. Cemil Cankat anlatıyor bunu bir Urfa türküsünde:

Gitti canımın cananı  

Bıraktı beni yaralı             

Doktor gelse tabip gelse

Bulamaz derdime çare…

Karadeniz yöresi insanının hiciv yeteneği, derdini anlatmak adına kullanılırsa ve konu da doktor – hasta ilişkilerinde Başkası kim? sorusuna cevap aramaksa bakın Hüseyin Dilaverden alınan Trabzon türküsü bize neler söylüyor:

Oy benim sevdiceğim

Olur mu böyle keder

Bu Sürmene Yaylası

On beş doktora bedel…

Sadece biz acı çekenlerin değil, acıya çare arayan fedakâr, cefakâr sevgili doktorlarımızın da çaresizliğini anlatmak ancak bu kadar güzel olur bence. Hayriye Temizkalp’ten alınan bir Erzurum türküsü, hasta – doktor ilişkisine ve bizim de bu yazı ile anlatmak istediklerimize son noktayı öylesine güzel koymuş ki:

Suda balık yan gider

Açma yaram kan gider

Buna tabip neylesin

Ecel gelmiş can gider

Yaralıyım bana değme…

Acı, acıya dayanmak, acıya dayanmanın başkası için kolaylığı, acı çeken ve başkaları, başkalarının acıları… Bu kavramlar hâlâ tüylerimi diken diken eder ve bütün sıcaklığı ile yaşar yüreğimde, beynimde, bedenimde…

Belki de bu altyapının tesiri ile çocukluğumdan beri nerede bir hasta, nerede bir hastalık, bir sancı, bir acı görürsem, hissedersem kendimden geçerim. Çok etkiler beni acılar. Çaresizliklere, acılara, ağrılara başkası olmamak için gayret gösteririm. Duyarsız kalamam asla acılara. 

Şimdi siz de bu yazıyı okuduktan sonra kendi çocukluğunuza doğru bir gezintiye çıkın. Hayatınıza, dününüze ve bugününüze bir bakın, yürek yanığı bu mısraların penceresinden. Şu hoyrat sözünü de başucumuza kaydedelim isterseniz ve bir kere daha düşünelim birlikte:

Yara sızlar

Ok değmiş yara sızlar

Yaralının halinden

Ne bilsin yarasızlar”

Nedir acı, kimdir acı çeken? Biz kimin acılarına bugüne kadar başkaları olduk; kim bizim acılarımızın başka yerinde durdu?

Bazen, en yakınımızdakilerin bile acılarına “başkası” olurken; kendi acılarımıza başkası oluverenlere ne diyebiliriz ki?

Etiketler: Blog

Osman GÜZELGÖZ

Uluslararası (ICF) Onaylı; Yaşam Koçluğu, Eğitim ve Öğrenci Koçluğu, Aile ve İlişki Koçluğu, Yönetici Koçluğu sertifika programlarını tamamladı. Halen bu alanlarda Profesyonel Koçluk yapmaya; konferans, seminer ve eğitim vermeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.