Günümüz insanının kolaylıkla yaptığı ve ürettiği iki şey var:

Birincisi dedikodu (Bunun bir adım ötesi yalan ve iftira), ikincisi ise yıkıcı eleştiri (Bunun da bir adım ötesi riya, yalan ve iftira)…

Bir toplumda bu iki unsur; akılcılığın, yapıcılığın, üretmenin, öğrenmenin ve öğretmenin yerini almışsa orada sorunları çözmek güçleşir. Eksikleri gidermek böyle toplumlarda zorlaşır. Eğitim problemleri halledilemez, çağdaş atılımlar yapılamaz. Böyle toplumsal yapılarda kişiler kendilerinin farkında olamaz. Başkalarının eksiğini görmek ve büyütmekle uğraşırken kendi ihtiyaç ve sorumluluklarını bilemez. Sürekli olarak kendinden kaçar ve uzaklaşır.

İnsan neden dedikodu yapar ve neden herkesi, her yapılan işi, üretileni, ortaya bir fikir ve ürün koyanı yıkıcı olarak eleştirir? Cevabı çok basittir bu sorunun:

Kendisi düşünmediği, düşünemediği için.

Kendisi üretemediği için.

Kendisi yapıcı olamadığı için.

Zoru başaracağına inanmadığı için.

Kolaycı olduğu için.

Bütün bu ve benzeri sebeplerden dolayı dedikodu yapmak ve eleştirmek insanın nefsine daha hoş ve kolay gelir ya, onun için.

Şöyle etrafınıza bir bakın; ne kadar çok dedikodu ve yıkıcı eleştiri yapan var değil mi? Bu aslında içe doğru yolculuk yapamayanların dışa bağımlı hale gelmelerinin de bir sonucudur. Kendi kendisi ile uğraşamayan herkes en kolayını seçerek gözünü dışarı dikmekte ve sürekli olarak birilerinde hata, eksiklik, kusur aramakta; bununla ilgili dedikodu üretmekte ve basit bir eylem döngüsü geliştirmenin çaresizliğini yaşamaktadır.

Yine etrafınıza şöyle bir bakın; “kendi kendisinin” farkında olan, düşünen, düşünceyi tartışan, ortaya fikir koyabilen, üreten, yaralara merhem olmak için çabalayan, gayret gösteren, kişiliği ve konumu itibariyle sorumluluk hisseden ve bunun gereğini yerine getirebilen, yapıcı eleştirileri ile yön gösteren, tenkit etmeyi belden aşağı vurmak olarak değil; eksikleri göstermek ve bunların giderilmesini istemek için yapan kaç kişi var?

Başta siyaset yapanlarımız olmak üzere sadece ve sadece eleştiriyor; hem de biçimsiz, üslupsuz, kaba, hakaretamiz bir biçimde eleştiriyoruz. Dedikodu, gıybet yapıyoruz. Dedikodu anaforundan kendimizi kurtaramıyor, kendimiz üretiyor, kendimiz inanıyor, sonra kendi ürettiğimiz bu dedikoduların üzerine yıkıcı eleştiriler bina ediyoruz. Sonra ne oluyor biliyor musunuz? Ürettiğimiz bu mesnetsiz dedikoduların üzerine bina ettiğimiz eleştirilerin altında yine kendimiz kalıyoruz.

Bu dedikodu ve eleştiri furyasında ortaya çıkan başka bir gerçek daha var:

Bazılarımız dedikoduyu ve eleştiriyi kendimizce estetik bir çerçeve ile ambalajlıyor ve öyle takdim ediyoruz. Bazılarımız ise bunu bile beceremediği için; dedikodu ve eleştiriyi de çok çirkince ve muhatabını rencide edercesine yapmaktan geri durmuyoruz.

Başta da dedim ya; bir toplumda dedikodu ve yapıcı olmayan eleştiri yapanların sayısı fazlaysa, yine o toplumda çözülemeyen sorunların, eksiklerin, gericiliklerin, yalanın, diyalogsuzlukların, kırgınlıkların, tembelliğin oranı da fazladır.

“Yıllardır okuyup yazan birisi olarak belki dedikoduyu, gıybeti eleştirmen normal karşılanabilir. Ama “eleştiriyi” eleştirmen ne derecede normaldir?” dediğinizi duyar gibiyim. Dikkat ederseniz ben “eleştiriyi” değil, yapıcı olmayan, dedikoduya (bir adım sonrasında gerçekleşen yalana) dayanan ve kimseye hiçbir faydası olmayan yıkıcı eleştiriyi eleştiriyorum.

Buna benim fazlasıyla hakkım var. Çünkü ben yıllardır yapıcı eleştiri yaptım. Yön gösterdim, örnek olmaya çalıştım. Eksiklerimizi yazıp çizdim. Uyardım. Fakat hiçbir zaman hiçbir kişiyi, topluluğu, kurumu rencide etmedim, etmem de! Toplumsal sorunları ele alırken konuyu kişiselleştirmekten, kişileri küçük düşürmekten, yalandan, dedikodudan, gıybetten uzak durdum. Çünkü benim amacım kimseyi yıkmak, yok etmek, yaralamak, etkisiz hale getirmek, kusur aramak, belden aşağı vurarak küçük düşürmek değildi.

Ben çocukluğumdan bu yana dedikoduya hep karşı oldum. Yapmamaya gayret ettim. Bulunduğum yerlerde de yaptırmamaya çaba gösterdim. “Geyik muhabbetlerinin” bile dozunun aşılmasına tahammül edemedim. Hepimizin bunlardan daha başka farkındalıklara, düşüncelere, üretimlere ihtiyacı olduğunu söyledim. Hala öyle yapmaya devam ediyorum, edeceğim de…

Bu konuda medya mensuplarına, yazar-çizer takımına, düşünce adamlarına, aydınlara, sivil toplum kuruluşları mensup ve temsilcilerine; aslında birey olarak hepimize çok önemli görevler düşüyor. 

Lütfen herkes ne konuştuğuna ve bulunduğu ortamlarda neler konuşulduğuna baksın.

Dedikodu yapmaktan, herkeste eksik ve kusur aramaktan, yalan, riya ve gıybetten, seviyesiz, kaba ve yıkıcı eleştiri yapmaktan geri duranların; hiçbir şey yapmasalar bile zamanla kendi kendilerinin farkına varacakları, olumlu davranışlarının artacağı, düşünce üretmeye başlayacakları, hem kendilerine hem de çevrelerine (insanlara)  daha faydalı olacakları kesindir. 

Bu toplumun bu insanlara çok ama çok ihtiyacı var!

Etiketler: Blog

Osman GÜZELGÖZ

Uluslararası (ICF) Onaylı; Yaşam Koçluğu, Eğitim ve Öğrenci Koçluğu, Aile ve İlişki Koçluğu, Yönetici Koçluğu sertifika programlarını tamamladı. Halen bu alanlarda Profesyonel Koçluk yapmaya; konferans, seminer ve eğitim vermeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.